“Seçimler olsa da seçim yarışı adil değil, oyunun kuralları yarışan taraflardan birini tutan hakemler tarafından hep değiştiriliyor” diye özetlenebilecek rekabetçi otoriterliğin kitabını Berk Esen ve Hakan Yavuzyılmaz ile birlikte yazan siyaset bilimci Şebnem Gümüşçü’ye göre, Türkiye yol ayrımında; ya demokratikleşecek ya da seçimlerin hiçbir anlamının olmadığı tam otoriterliğe geçecek.
Çalışmalarını sahadan yürüten Gümüşçü’ye göre, Türkiye’nin bu yol ayrımında nereye gideceği üç koşula bağlı: Kitlesel hareketlerin devam etmesine, muhalefet liderliğinin süreci yaratıcı bir biçimde sürdürebilmesine ve bu ikisi olduğunda, iktidar içinde oluşabilecek çatlakların büyümesine.
Middlebury College Siyaset Bilimi Bölümü’nde öğretim üyesi, Siyaset Bilimi doktorasını 2010’da Virginia Üniversitesi’nden almış, 2011’de Yale Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulunmuş, 2012’ten 2014’e kadar Sabancı Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi ve İstanbul Politikalar Merkezi’nde araştırma koordinatörü olarak çalışmış Gümüşçü ile Türkiye’de demokrasinin hangi noktalarda kırılma yaşadığını, otoriterleşmeye giden yolun nasıl döşendiğini, köprüden önce son çıkışı nerede kaçırdığımızı da konuştuk.
Gümüşçü, bu süreçte sermayenin nerede durduğunu, neden korktuğunu, iktidar koalisyonunun nasıl genişletilmeye çalışıldığını, muhalefeti bekleyen zorlukları da anlattı.
Biz şimdi neyiz? Ülkenin yönetim biçimini nasıl tanımlamak gerekiyor? Kitabınızda, Türkiye’nin rekabetçi otoriter olduğunu ama bir yol ayrımında bulunduğunu yazdığınız için soruyorum. Geçtik mi o yol ayrımını?
Şu anda tam bir dönüm noktasındayız. Rekabetçi otoriter bir yoldan geliyoruz. Geriye dönmek yok ve önümüzde iki yol var. Ya tam bir otokrasi olacağız ya da demokratikleşmeye doğru gideceğiz. Tekrardan rekabetçi otoriterliğe geri dönebileceğimizi düşünmüyorum.
Neydi o rekabetçi otoriterlik?
Rekabetçi otoriterlik aşağı yukarı 20 senelik bir kavram. Soğuk Savaş sonrası, pek çok ülke demokratikleşmeye başladı ama o gidişatın tam anlamıyla bir demokrasi olmayacağı anlaşılınca, ortaya çıkan rejimleri anlatmak için bulduğumuz bir kavram.
Demokratik araçları ve kurumları olan, yani, işte düzenli seçimler, seçimlerde birden fazla siyasi partinin ve adayın rekabet ettiği - ki rekabetçiliği oradan geliyor - bir siyasi sistem ama rekabet hiçbir şekilde adil koşullarda gerçekleşmiyor. Biz de Türkiye'de yaklaşık 2015'ten bu yana rekabetçi otoriter bir rejimde olduğumuzu tespit ediyoruz. Demokratik bir ülkede olsaydık, muhalefetin seçimler sonucunda iktidara gelebilme şansı üç aşağı beş yukarı eşit olurdu ama demokratik bir rejimde yaşamıyoruz. Çünkü biliyoruz ki iktidar şu anda, özellikle de 2011 senesinden itibaren ama 2015'ten sonra iyice artan bir oranda, medya gücüyle, yargıyı sopa olarak kullanarak, devletin kaynaklarını mobilize ederek kamu alanını kontrol ediyor ve muhalefetin insanlara erişimini engelliyor. Yani gayet adil olmayan bir yarış.
Yarışta mıyız? Yarıştayız. Rekabet ediyor muyuz? Ediyoruz. Seçme şansımız var mı? Var. Düzenli olarak yapıyor muyuz bu seçimleri? Evet ama hiçbir şekilde adil değil o yarış.
Futboldan bir örnekle anlatabiliriz bunu. Kitabımızda bu benzetmeyi bolca kullandık. Rekabetçi otoriter rejimlerde futbol oyunu gene devam ediyor ama saha düz değil, eğimli. İktidarın kalesi yukarıda, muhalefetin kalesi aşağıda. Muhalefetin yıldız oyuncuları sürekli oyun dışına itiliyor. Hapse atılarak veya siyasi yasak getirilerek. Hakemler iktidarın partisinden ve karşı takıma yani muhalefete sürekli kırmızı kart çıkarabiliyorlar - ki hakemler burada bazen TMSF oluyor, bazen yargı organları oluyor, bazen valiler oluyor, bazen başka devlet görevlileri oluyor. Bunların bağımsız olması lazım ama değiller. İktidara çok yakın oldukları için de ellerindeki hakemlik gücünü iktidarın lehine kullanıp iktidara sürekli gol atma fırsatı veriyorlar.
İlk söylediğinize geri dönelim. İki yol var dediniz. Ya tam otokrasi ya da demokrasi. Kitabınızda demokratik gerilemenin üç aşamasından söz ediyorsunuz. Birinci aşamada, iktidar, hükümeti denetlemekle yükümlü yargı, devlet bürokrasisi, bağımsız kurumlar gibi aktörleri ele geçiriyor. İkinci aşamada muhalefet partilerinin ileri gelen isimlerini yargı ve diğer kurumları kullanarak siyaset dışı bırakıyor. Üçüncü aşamadaysa seçim kurallarını ve kanunlarını istediği şekilde kendi lehine değiştiriyor. Şimdi biz üçüncü aşamaya mı geçiyoruz?
Aslında biz bu aşamayı da 2015'ten bu yana yaşıyoruz. Örnekleri de önümüzdeydi. İlk iki aşamayı zaten tespit edebiliyoruz. Hem yargıda hem medyada ciddi bir yeniden dizayn oldu. Ondan sonra da Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay gibi isimler ya da farklı gruplardan demokrasiyi savunmak isteyen insan hakları savunucuları, avukatlar hapse atıldılar.
Yine futbola dönersek, kimi oyun dışında bıraktığınız oyunun ne kadar adil ve ne kadar otokratik olduğunun da bir ifadesi oluyor. Mesela, Selahattin Demirtaş'ı sağ bek olarak düşünürseniz, yani tek başına iktidara gelebilecek bir partinin lideri değil ama diyelim ki Mansur Yavaş'ı, Ekrem İmamoğlu’nu, yani gol atabilecek iki oyuncuyu oyun dışına çıkarmak artık olayı bambaşka bir yere götürüyor. Yani yaptığınız müdahalelerle karşı tarafın kazanabilme ihtimalini sıfırlamaya doğru gidiyorsunuz.
İmamoğlu ve bütün takımını hapse atmak da yeni bir aşama. Çünkü biliyorsunuz ki bir sonraki seçimlerde kazanma ihtimalleri çok yüksek.
Yol ayrımından kastınız tam olarak ne?
Buraya bir anda gelmedik. Mesela 2017'de Yüksek Seçim Kurulu daha önce verilmemiş bir karar alıp, mühürsüz zarflardaki oyları geçerli saydı. 2019'da İstanbul seçimleri yenilendi. Böyle ufak tefek kuralları değiştiren, esneten, seçim sistemi içerisinde de birtakım direkt seçimi çalma anlamına gelmeyecek ama erozyona uğratan, adaletsiz hale getiren, koşulları değiştiren bir hareket zaten vardı. Fakat bunların hepsini topladığımızda, muhasebesini yaptığımızda hâlâ rekabetçiliğini koruyan bir sistem vardı.
Şimdi yol ayrımımız bunların da yok olması noktasına götürüyor bizi. Çünkü bizim açımızdan en önemli şey, Türkiye'de evet koşullar hiç adil değildi ama muhalefetin kazanma ihtimali yine de vardı. Bütün bu şartlara rağmen vardı, biraz daha fazla çalışmaları gerekiyordu. İşte kapı kapı dolaşıp insanlarla konuşmaları gerekiyordu. Daha yaratıcı olmaları gerekiyordu. Farklı farklı kaynaklar üretmeleri gerekiyordu vs. Ama yine de bütün o şartlara rağmen daha fazla koşarak, daha fazla çalışarak belki kazanabilirlerdi. Şimdi o ihtimalin de yok edildiğini görüyoruz. Şu andaki yol ayrımımız o aslında.
Belli ki iktidarın kafasında karşı takımı baştan sona dizayn etme arzusu var. Sadece muhalefetin kazanma ihtimalini yok etmek değil. Muhalefeti maçı kazanma arzusu bile duymayacak şekilde dizayn etmek istiyor. İstiyor ki bu biraz ehlileştirilmiş, evcilleştirilmiş bir muhalefet olsun.
Muhalefet artık benim iktidarımın mutlak olduğunu kabul etsin. Benimle belki belediyeler çapında falan yarışsın. Küçük küçük şeyler istesin ama daha fazlasını istemesin. Ben üçüncü dönem de seçileyim, dördüncü dönem de seçileyim. Ölene kadar iktidarda kalayım. Anayasa’yı istediğimiz gibi değiştirelim. Onlar okey desinler. Ve bize çok da fazla arıza çıkarmasınlar.
Rekabetçi otoriterliğe geri dönüş yok, bundan sonra ya tam otokrasi ya da demokratikleşme var önümüzde dediniz. Hangi koşullarda hangisi gerçekleşecek? Yani önümüzdeki olası senaryoları biraz açar mısınız?
Keşke bilebilsek o sorunun cevabını. Bu geniş kitlelerin tepkisine bağlı. Çok belli ki iktidar artık muhalefeti dizayn etme arzusunda. İnsanlar da bunu anlıyorlar. Türk insanının siyasi anlayışı çok gelişmiş aslında. Bazen saçma sapan yorumlar duyuyoruz ama ben Türk insanının siyasi anlayışına çok güveniyorum. Muhalefete oy verenler de iktidara oy verenler de siyaseti çok iyi okuyorlar. O anlamda Türkiye'deki seçmen, İmamoğlu'nun hapse atılmasının ne demek olduğunun da farkında. Hatta çoğu da söylüyor, “bu sadece İmamoğlu meselesi değil, CHP meselesi de değil. Bu benim seçme ve seçilme hakkım meselesi.” Bunun farkında olunması çok önemli. Çünkü nereye gideceğimizi de belirleyecek olan da bu. En büyük koşul, en önemli koşulu bu. Yani kitlesel bir hareketin buna çok net bir şekilde hayır demesi gerekiyor. Ama tabii onlarla başlasa onlarla bitmiyor bu iş.
İkinci koşul, tabii ki siyasi liderlik. O toplumsal enerjiyi, kitlesel enerjiyi nereye yönlendireceği. Yaratıcı bir şekilde o tepkiyi nasıl uzun vadeye yayacağı ve nerelere kanalize edeceği, mesela boykot böyle bir örnek, Maltepe mitingi bir örnek, önseçim, şimdi imza kampanyası yapılıyor, o da bir örnek. Bunlar çok önemli adımlar olarak değerlendirilebilir. Ancak zaman muhalefetin aleyhine. O anlamda muhalif liderliğe çok iş düşüyor. Çünkü zamana yayılarak dinamizmini kaybetmemesi, enerjisini yitirmemesi çok önemli.
Şimdi bakarsak kağıt üzerinde 2028'e kadar seçim yok. Yolumuzun tekrar demokrasiye çıkması için seçim yapılması lazım. İnsanların önüne bir sandık konulması gerekiyor. CHP ileri gelenleri veyahut da diğer muhalefet partilerinin tavırları o sandığı öne çekebilecek mi? İktidar buna tamam diyecek mi? Veyahut da iktidar içerisindeki elitler birbirlerinden ayrılmaya başlayacaklar mı? Çünkü iktidar da bir koalisyon.
Bu da üçüncü koşul. Yani iktidar koalisyonu içinde toplumsal muhalefetin yaratacağı ayrılık. Ben en çok ona odaklanmaya çalışıyorum, onu okumaya çalışıyorum ama şu ana kadar iktidar koalisyonunda yıpranma veya bir çatlak görmüyoruz. Ama daha çok erken.
Bunların hepsi de birbirleriyle etkileşim halindeler. Yani kitlesel tepki, CHP ve muhalefet liderlerinin genel birlikteliği, dinamizmi koruyabilmeleri iktidar elitleri arasında da birtakım çatlaklara neden olabilir . Normal koşullarda böyle olur. MHP ile AKP arasında olabilir, AKP'nin içerisinde olabilir, AKP'nin ve MHP'nin içinde olabilir.
Ama iktidar son derece tatlı bir şey. Kaybedecek bu kadar çok şey varken neden bir çatlak olsun ki?
Haklısınız. İktidarı devam ettirebileceğini düşündükleri sürece elbette “pardon” demeyecekler ama önemli olan şey şu, bu birinci ve ikinci koşul yerine gelirse, iktidar elitlerinin bir kısmına, “Herhalde biz kaybediyoruz, maliyeti yüksek olacak” diye düşündürebilir. Böyle düşünenler “Bir şekilde yumuşak bir geçiş yapalım,” diyebilir. Zira otoriterlikten çıkışın en önemli ve en makul yollarından biridir bu. Yani iktidar içerisindeki şahinlerle güvercinlerin arasındaki o ayrışma. Şahinler hep şahinliği yapmaya devam ederken, iktidar içerisindeki güvercinler, konuşabilecekleri muhalefet liderleriyle bağlantıya geçer ve pazarlık yapmaya başlarlar. birtakım ayrıcalıklar veya tavizler isteyebilirler.
Kitlesel gösteriler devam ettiği ve muhalefet liderliği bu süreci yönetebildiği sürece iktidar elitleri arasında çatlak oluşabileceğini düşünüyorsunuz ve demokratikleşme için bu gerekli, en azından siyaset bilimi teorisi öyle söylüyor, diye anlıyorum.
Evet. Muhalefetin baskıyı kurması ve zamana yayması, karşıdaki çatlağın büyüme ihtimalini yükseltecek.
Siz kitabınızda AK Parti ve sermaye ilişkisini de tartışıyorsunuz. Elbette tek bir sermaye tipi yok Türkiye’de. Her iktidar da kendi sermaye sınıfını yaratıyor. Ama yine de sormak istiyorum, 19 Mart sürecinde sermaye nerede duruyor?